02
May
09

Adana’da 1 Mayıs…

En güzel güne sayıca azlığımızdan dolayı biraz ümitsiz bir şekilde katılmıştık. Elimizde çok fazla birşey yoktu. Bir bez pankartta “Olmaya devlet cihanda…” sloganımız ve bir çember a pankartımızla 3 kişi olarak gittik. Çok sakindi alan herkes sohbet ediyordu ve davul-zurna eşliğinde halaylar ve oyunlar vardı. Bez pankart en baştan ilgileri toplamaya başlamıştı. Birçok kişi gelip soru soruyordu ama bazı grupların küçümser lafları ister istemez duyuluyordu. Sloganlarımızla yürüyüşe katıldık. Sloganlarda “Taksim’e selam, İsyana Devam” ve “İsyan Devrim Anarşi” en çok kullandıklarımızdı. Birçok konuda sesimizi duyurduk yürüyüş boyunca. Polis kontrol noktasında polisler çok uzun süren aramalarını da geçtikten sonra yola devam ettik. Bir gazeteci yanımıza gelip özellikle fotografımızı çekti. (Tabiki suratlar kapalıydı.) Yürüyüş boyunca arada yanımıza gelip destek olanlar, sohbet etmek isteyenler, pankartımızın resmini çekenler oldu. Hatta Eğitim-Sen ve DİSK kortejinde bizim muhabbetimizin döndüğünü oradan gelen arkadaşlar söyledi.

Alan girdiğimizde yaklaşık sayımız 10’du. Merkez alana girdiğimizde bir süre çimenlerde pankartımızı serip oturduk. Arada gelen, selam veren birçok kişi oldu. Sonra meydana kurulmuş sahneye çıkan “Mezopotamya Kültür Derneği”nden arkadaşların birçok dilden şarkılarıyla halaylara karıştık. Kısacası eğlenceli ve sakin bir gündü. İsyana ve anarşiye yakışır bir neşeyle bitirdik eylemi.

Reklamlar
08
Nis
09

Nato Denen Çete (karakök)

NATO DENEN ÇETE

Hazirlanmisti  yine Nato denen  devlet çetesi; binlerce silahli polisi askeriyle.Sanki.Fransiz devrimcilerinin hayeletinden korkar gibiydiler. Milyonlarca servet o efendilerinin rahat çikar haseplari yapmasi icin yapilmamismiydiki;

O an acliktan militarizmin katliyamlarinda ölen insanlar geçer gözlerimizin önünden bir film seridi misali…
Nato çetesi ve yalakalari is basindaydi yine, Hirosima da, vietnam da, afrikada, irakta oldugu gibi.
Bir rüzgarin uçurttugu kagit  parçasinda korkar hale gelmisti zalim efendiler ve saksakcilari.
Sinirlar birer birer kapatildi özgürlük seslerine. Yasakli sinirlar bile tutamamisti  insanlarin yürüyüs alanlarina girmelerini. Nato ya karsi bir küçük kivilcim korkutmustu nato efendilerini. EEEE fransiz devrimcilerinden az cekmemisti  seckin Efendiler…

Sessizlik hakimdi,  sessizlik

Sessizlik… Bombanin patlamadan önceki sessizliği gibi, isyanci 7000 insan anti Nato kampi kurmustu. Gecelerden kamp atesinin çevresinde atesli tartismalar terletiyordu herkesi sabahin erken saatlerinde  pankartlar hazirlanmaya ,yürüyüs alani dolmaya baslayacakti. Turuncu sinir denilen güvenlik bölgesiydi ilk hedef, sloganlarla yürünmeye başlandi turuncu koruma bölgesine. Atesli bütün devrimciler bir kivilcimdi fransa sokaklarinda.

Karar verilmisti, dönmek yok….!

üniversitenin önüne baska yerlerden gelen isyanci kitleyi tasiyan  otobüs nihayet yavasca yaklasiyordu. Diger yoldaslarda nihayet geldiler! Dahada kalabaliklasan isyanci kitlesine karsi tahammül edemeyen polis ve asker çeteleri saldirmakta bulmustu çareyi. Polisin saldirisiyla baslayan gerginlik sonrasini  kitlenin öfkesine birakacakti.
Bankalar parçalandi. her kirilan Sömürü sermeyesi öfkelerde yankilanmaya baslamisti

Simdi Isyan!

Her dilden her renkte insanlar dalga dalga gelmisti Seyhbedreddinin dostlari gibi. çatismalar gün boyu sürecekti.
Ve nihayet pazar günü  15 binin üzerinde kitle  yürüyus alanini dolduracakti sanki nato cetesine inat.. Müzik donanimli  bir kamyonla  zafer müzikleri sloganlar costurmaktaydi yürüyüs güzergahini. kamyonun yan tarafina görünecek bir sekilde  Büyük pankart dikkat çekmekteydi  caniniz cehenneme dermis gibi

Pankartin üzerindeki Hepimiz teroristiz
wir sind alle terorist
El kaide ist möglich! yazisi gündemin ana konusu olacakti..

Kitle korkmuyordu sanki ölümü yenmis gibisine her polisin saldirisina omuz omuza direnerek cevap verecekti. Molotoflar havada etrafi aydinlatiyordu, sinirda bekletilen yoldaslarla dayanismak icin karakollara devletin bütün kurumlarina saldirilmisti. yanan sinir karakolu çok büyük tahrip olurken etrafinda isyancilar adeta isyan dansini etmekteydi.

Simdi Isyan!

Aksama dogru nihayet yalaka polis ve askeri gazsiz bombasiz kalmisti simdi silahlar yerini tasli sopalara birakmisti. Iste simdi nihayet adaletli bir dövüs baslayacakti. tankina bombasina güvenen kokaklar ordusunun kaçislarisi büyük bir haz ve güven vermisti kitleye

Simdi isyan!

ekonomik krizin sarsintisinda uyanamayan  egemen kapitalist sistemin efendileri; Korkuyor olsa gerek.
Büyük bir kustahsizlikla silahsiz insanlara saldirarak agizlarindan düsüremedikleri demokrasi oyunlarini bir kez daha bütün dünyaya göstermisti. Dünyanin bir çok cinayetinden isgalinden sabikali bu demokrasi soytarilari  insani olan yürüyüs hakkimizi yasaklayarak göstermisti. Afganistanda kadini özgürlestirecegim maskesiyle süpermenlik yapanlarin nato devletinin yeni Tecavuz yasalariyla kendi pisligini saklama geregi bile duymamalarini anlamak gerek. Aslinda söylenecek çok sey var ama;

Ahmed arifin dedigi gibi .Ne gerek var onlarda bunlara benzer……

Anarsiyle dostcakalin

Karakok otonomu  turkiye / jura

Kedikara29@hotmail.com

04
Mar
09

Federasyon Tartışması Üzerine

“merhaba arkadaşlar..

Karakök otonomu olarak bildiğiniz gibi uzunca bir süredir Türkiye de
ki anarşistlerin bir organizasyona ihtiyacı olduğunu vurguladık.Tabiki ağ tipi örgütlenmeler gruplar kolektifler otonomlar anarşist hareketin önemli unsurlarıdır.Fakat biz artık federasyonu ciddi olarak tartışmak istıyoruz.

Federasyonu tartışmak derken bu fikre karşı olan arkadaşlarla
tartışmayı kastedmiyoruz . Çünkü onlarla yıllardır tartışıyoruz ve onların farklılıklarına saygı duyuyoruz.Bizim artık isteğimiz bir anarşist federasyon isteyen anarşistlerle üretici yapıcı bir tartışma ortamına girmek.Karakök ün yıkıcı söylemlerinin hedefi sadece iktidardır.Anarşistlere karşı renkleri ne olursa olsun dostluk dayanışma ve ortaklık dışında bir bakışımız yok.Biz aynı yoldayız.

Böyle bir federasyonun adı ne olacak? AFT (Anarşist Federasyon
Türkiye) , ATAF (Anadolu ve Trakya Anarşist Federasyonu) , TAF
(Türkiye Anarşist Federasyonu) ya da başka bir isim.
Buna hep beraber ortak bir tartışmayla karar verilecek.bu federasyonun ilkeri ne olacak?

Bölgeler şehirler ve semtler düzeyinde bir fedaratif yapımı olacak
yoksa otonomların fedaratif birlikteliğimi?Bu da tartışma sonucunda
ortaya çıkacak.Hangi fikirler çercevesinde bir araya geleceğiz?Tüm
anarşistler mi orada olacak yoksa sadece toplumsalcılık ya da anarko
komünizm yönelimli anarşisler mi?Bu da yine fedarasyona sıcak
bakanların ortak kararı olacak.

Görebileceğiniz gibi kimseyi kapalı sınırları çizilmiş bir projeye
çağırmıyoruz.Ne yapacaksak beraber yapacağız.Bildiğiniz gibi karakök
otonomu bir süredir Anarşist Federasyonlar Enternasyoneli (İAF) ile
görüşüyor.Gecen yaz enternasyonel kongresine Türkiye li anarşistlerin
sesini duyurmak üzere br delege gönderdik.Dünya anarşistleri bzim
katılımımıza çok sıçak baktı.Enternasyonel Türkiye anarşistlerinide
üye olarak görmek istediğini bildirdi.kKurulacak bir türkiye
federasyonu en kısa zamanda İAF a üye olacaktır.

Arkadaşlar bu konuyu dediğimiz gibi öncelikle sıcak bakan arkadaşlarla tartışmaya açmak istiyoruz.Önümüzdeki haftalarda yine konuyla ilgilenen anarşistlerle bir genel toplantı yapmak isteriz.

Dayanışmayla

Karakök Otonomu Türkiye – İsviçre
otonomkarakok@gmail.com
http://karakok.wordpress.com”

Yukarıdaki yazıyı karakök otonomundan arkadaşlar göndermiş. Umuyoruz ki bu güzel bir çalışma için iyi bir başlangıç olur. Bu konuda birkaç ekleme ve tartışmaya katkı açısından birkaç şey söylemek istiyoruz.

Öncelikle isim konusu. Bence önerilen isimler arasında en uygunu ATAF (Anadolu Trakya Anarşist Federasyonu). Çünkü ne olursa olsun eğer sınırlara ve devletlere karşı bir tutum sahibiysek kendimizi tamırlarken o devletlerin adını kullanmak çok mantıklı olmayacaktır diye düşünüyoruz. Ve Anadolu ve Trakya’nın bizi ve bulunduğumuz bölgeyi daha güzel temsil edeceğine inanıyoruz.

Birliktelik için en uygunu otonomların federatif birliği olabilir. Ama bu kesinlikle bireysel anarşistlerin (yani bir otonom veya grupla bağlantısı olmayan) katılımına veya çalışmasına engel olmamalıdır. Yani her anarşistin federasyona dahil olması bizim için daha verimli olacaktır.

Federasyonun ilkleri kesinlikle eylemlilik ve bilinçlendirme olmalıdır. Yaşadığımız bölgenin en önemli eksikleri bunlardır. Anarşistler bu bölgede ne çekiyorsa yanlış anlaşılmadan ve yanlış tanınmaktan çekiyorlar. Bu bir gerçek. Ayrıca federasyonun önceliklerinden biri de kesinlikle bölgemiz gündemine ve olaylarına anarşist bir bakışın oluşmasının ve bunun yüksek sesle duyurulabilmesi olmalıdır. Zaten federasyon ihtiyacımız da buradan gelmektedir. Seslerimizi birleştirerek daha da yüksek olmasını ve duyulmasını sağlamak.

Aklımıza gelen yeni şeyler olursa veya bu konuda gelişmeler olursa size buradan iletiriz. Şimdilik söyleyeceklerimiz bu kadar.

İsyan ve Dayanışmayla!

04
Mar
09

Yeni Kapitalist Düzenin Yüzüne Yüzüne Anarşistler!!!

 

Yoldaşlar, bu konuşmaya başlamadan önce, birbirimizi daha iyi tanımak için iki çift laf etmek istiyorum. Konferanslarda her zaman, konuşan ile dinleyenler arasında bir engel yaratılır. Dolayısıyla, bu engeli aşmak için bir anlaşmaya varmaya çalışmamız gerekir, çünkü biz birlikte bir şeyler yapmak için bir araya geldik, birileri konuşsun, diğerleri de dinlesin diye değil ve bu akşam tartışılacak sorunlar düşünüldüğü zaman, bu ortak çıkarın her zamankinden açık olması gerekir. Genellikle analizlerin karmaşıklığı ve ele alınan konuların güçlüğü konuşan kişiyi dinleyen kişilerden ayırır ve pek çok yoldaşı pasif boyuta iter. Yalnızca belirli bir noktaya kadar ilgimizi çeken bir kitabı, örneğin Anarşizm ve Sanayi-Sonrası Toplum gibi bir başlığı olan bir kitabı okurken de aynı şey olur. İtiraf etmeliyim, bir kitapçı vitrininde böyle bir kitap görsem, alacağımdan hiç emin değilim.
İşte bu yüzden bir anlaşmaya varmalıyız. Bence tartışılan sorunun görünen yüzü altında ki sorunun kendisi de kuşkusuz karmaşık bir sorun, hepimizin anarşist ve devrimci yoldaşlar olduğumuz gerçeği, ortak bir zemin bulabilmemiz gerektiği anlamına geliyor. Bu bizim, gerçekliği daha iyi anlamamızı, böylece öncekinden de etkili bir şekilde eyleme geçmemizi sağlamak için belli analitik araçları edinmemizi sağlamalı. Bir devrimci anarşist gibi teori dünyası ve pratik dünyası diye iki ayrı dünyada yaşama fikrini reddediyorum. Bir anarşist devrimci olarak benim teorim pratiğimdir ve pratiğim teorimdir.

Böyle bir giriş pek hazmedilemeyebilir ve eski teorileri destekleyenleri memnun etmeyeceği kesindir. Ama dünya değişti. Bugün yeni bir insanlık durumu ile yeni bir ve acı verici bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu durum entelektüel kapalılıklara ya da analitik aristokrasilere yer bırakmıyor. Artık eylem teoriden ayrı bir şey değil ve öyle olmaya da devam edecek. İşte bu yüzden kapitalizmin dönüştürülmesi konusunda konuşmaya yine de devam etmek önemli. Çünkü gözlerimizin önündeki durum hızlı bir yeniden yapılanmaya gitti bile.

Kendimizi bu tür durumlar içinde bulduğumuz zaman, sözcüklerin baştan çıkarıcılığına kapılıyoruz ve anarşistlerin sözcüklere eğilimini hepimiz biliyoruz. Elbette eyleme biz de taraftarız. Ama bu gece mesele yalnızca sözcükler meselesi, bu yüzden onlarla sarhoş olup gitme riski var. Devrim, ayaklanma, yıkım, tamamen sözcüklerden ibarettir. Sabotaj… işte, bir sözcük daha. Burada, aranızda geçirdiğim son birkaç günde muhtelif soruların sorulduğunu duydum. Bazen, anlayabildiğim kadarıyla, inançsızlıkla soruluyorlardı.

Ama işin içine bir dilden diğerine tercüme giriyor ve ben kötü niyetli olmak istemiyorum. Yalnızca şunu söylemek istiyorum: analizimin sosyal soruna çözüm önerdiğini söyleyerek kendimi kandırmak istemiyorum. Son birkaç gündür konuştuğum diğer yoldaşların çözümü bildiklerini de sanmıyorum. Analizleri işçi sınıfının merkezi bir öneme sahip olması gerektiğini söyleyen anarko-sendikalist yoldaş da bilmiyor, anlayabildiğim kadarıyla ona katılmıyor gibi görünen ve ayaklanmacı nitelikte bir müdahale öneren diğer yoldaşlar da bilmiyor. Hayır, bu hipotezlerden hiçbiri gerçeği bildiğini iddia edemez. Anarşizm bir şey öğretiyorsa o da hakikati bildiğini iddia edenlere karşı ihtiyatlı olunması gerektiğidir. Hakikati bildiğini iddia eden herhangi biri, kendine anarşist dese bile, bana göre yalnızca bir rahiptir. Her türlü söylem yalnızca var olanın eleştirisini formüle etmelidir ve eğer zaman zaman sözcüklere kapılıp gidiyorsak, bizi ele geçiren eyleme geçme arzusudur. Burada durup yeniden düşünmeye başlayalım. Bize şu anda baskı uygulayanın yok edilişi uzun bir yol olacaktır. Analizlerimiz küçük birer katkıdır. Her küçük konuşmanın yalnızca zaman kaybı olması için yıkıcı devrimci eylemimizi birlikte sürdürmeliyiz.

O zaman ne yapabiliriz? Anarşistler bunu çok uzun zamandır kendilerine soruyorlar: kitlelerle nasıl iletişim kurabiliriz? Bu tür tartışmalarda hep akla gelen ve son birkaç gündür muhtelif durumlarda işittiğim bir terim kullandım. Şimdi, bu soruna iki değişik açıdan yaklaşılabilir. Geçmişte, anarşizmin tarihi boyunca, propaganda kavramı kullanılarak yaklaşıldı, yani kitlelere bizim kim olduğumuz anlatılarak. Bu, kolayca görebildiğimiz gibi, dünyanın her yerinde siyasi partilerin kullandığı yöntemdir. Böyle bir yöntem, geleneksel anarşist propaganda kullanılması, bana göre bugün, tıpkı başka herhangi bir ideolojinin yayılmaya çalışılması gibi, güç bir yöntemdir. Bunun sebebi yalnızca artık insanların ideoloji ile bir ilgilerinin olmasını istememeleri değil, aynı zamanda kapitalist yapılanmanın bunu anlamsızlaştırmış olmasıdır ve burada herkesin önünde söylemeliyim, anarşistler bu yeni gerçekliği anlamakta güçlük çekiyorlar ve uluslar arası anarşist hareketin içinde sürmekte olan bir tartışmanın konusudur bu. İdeolojinin sonu, geleneksel anarşist propagandanın anlamsızlaştığı bir duruma götürüyor bizi. Propagandanın etkililiği (ya da etkili olduğu yanılsaması, hangisi doğruysa artık) kayboldukça, insanlarla doğrudan iletişim yolu açılıyor. Bu somut mücadeleler, zaten bahsettiğimiz mücadeleler, günlük sorunlar yolu, ama elbette insan kendi sınırlarını aşamaz. Anarşistler küçük bir azınlığı oluşturuyor. Kendilerini insanlara duyurmanın yolu reklam tekniklerini kullanmak ya da çok gürültü çıkarmaktan geçmiyor. Yani bu en uygun iletişim yolunu seçme meselesi değil, –çünkü bu bizi propaganda sorununa ve dolayısıyla ideoloji sorununa geri götürür-  daha çok en uygun mücadele yöntemlerini seçme meselesi. Çoğu anarşist, kendi olanakları dâhilinde, kendilerini herhangi birinin pilotu olarak hayal etmeden, bunun doğrudan saldırı olduğuna inanıyor.

Sizi bir anlığına kapitalizmin 80’lerin başındaki durumu üzerinde düşünmeye davet ediyorum. Kapitalizm güçlük içindeydi, gittikçe artan işçi giderleri, sabit fabrikaların astronomik maliyetlerle yeniden yapılanması, katı bir Pazar ve buna karşılık olarak sosyal mücadelelerin gelişmesi olasılığı ile karşı karşıyaydı ve sonra, altı, yedi sene sonraki koşulları düşünün. Kapitalizm ne kadar da hızlı değişti. Tüm güçlükleri, hiç öngörülmemiş bir şekilde aştı, önceden görülmemiş bir ekonomik ve emperyalist program ile dünyayı idare etmeyi başardı. Belki şu anda öyle görünmüyor, ama güç çemberini kapamayı hedefleyen bu program ilerlemekte. Olan ne? Güçlüklerle dolu bir durum nasıl böylesine hızla ve radikal bir biçimde iyiye döndü?

Ne olduğunu hepimiz biliyoruz; bizi şaşırtan işin teknik tarafı değil. Temel olarak, üretim sürecine yeni bir teknoloji sokuldu. İşçi maliyetleri azaltıldı, yerini verimlilik programları aldı, üretimde yeni güçler kullanıldı: bunu hepimiz biliyoruz. Bizi şaşırtan kapitalist yeniden yapılanma tarafı değil. Hayır, bizi hayretten hayrete düşüren, kapitalist yeniden yapılanmanın işçi sınıfını nasıl kullandığı. Çünkü kapitalizm için asıl güçlüğü hep bu oluşturuyordu. Kapitalizm güler yüzlülükle işçi sınıfına saldırdı ve o sınıfı çözdü, onları ülkenin her tarafına dağıttı, fakirleştirdi, morallerini bozdu, etkisiz hale getirdi. Elbette başta bunu yapmaya korkuyordu. Kapital o yola girme riskine atılmaktan hep korkuyordu, çünkü işçilik maliyetinin azaltılması hep sosyal mücadeleler patlamasına sebep oluyordu. Ama, kapitalizmin akademik temsilcilerinin bir süredir üzerinde ısrar ettiği gibi, bu tehlike artık yok ya da en azından yok olmakta. Artık, üretim sektörlerini değiştirerek yaptığınız sürece, diğerleri açık fikirlilik geliştirmeye ve olayları tartışmaya hazır olduğu sürece, işçileri işten çıkarmak bile mümkün ve sosyal güçlerin hepsi: partiler, sendikalar, sosyal işçiler, baskı güçleri, her düzeyde okul, kültür, görsel dünya, medya, kapitalizmin yeni görevine yardımcı olmaya çağrıldı. Bu, yeni insanı, yeni işçiyi şekillendirmeye yönelik, daha önce benzeri hiç görülmemiş dünya çağında bir haçlı seferi.

Bu yeni insanın ana özelliği ne? O şiddet karşıtı, çünkü o demokratik. Meseleleri diğerleri ile tartışıyor, başka insanların fikirlerine açık, diğerleri ile işbirliği arıyor, sendikalara katılıyor, grev yapıyor (sembolik olanlara, elbette.) Ama ona olan ne? Kimliğini kaybetti. Artık gerçekte kim olduğunu bilmiyor. Sömürülenlerden biri olarak kimliğini kaybetti. Sömürü kaybolduğu için değil, ona hissetmeye zorlandığı şeylere dair yeni bir imge verdiği için. O bir katılımcı. Dahası, bir sorumluluk hissi duyuyor ve bu sosyal dayanışma adına yeni fedakârlıklarda bulunmaya razı: uyum göstermeye, iş değiştirmeye, becerilerini kaybetmeye, bir insan ve işçi olarak diskalifiye edilmeye. Son on senedir kapitalizmin ondan istediği işte bu, çünkü yeni kapitalist yeniden yapılanma ile niteliklere gerek yok, tek gereken çalışma, esneklik ve hız yeteneği. Göz zihinden daha hızlı olmalı, verilen kararlar sınırlı ve hızlı olmalı: kısıtlanmış seçimler, basılacak birkaç düğme, uygulamada maksimum hız. Bir örnek vermek gerekirse, bu projede video oyunlarının önemini düşünün. Sonuç olarak, işçi merkezliliğinin korkunç şekilde kaybolduğunu görüyoruz. Sermaye dahil edilen ile dışlananı birbirinden ayırabiliyor, yani, iktidarla ilişkili olanı, iktidardan sonsuza dek dışlanacak olandan. “İktidar” derken yalnızca devlet yönetimini kastetmiyoruz, aynı zamanda daha iyi yaşam koşullarına erişme olasılığını kastediyoruz.

Ama bu bölünmüşlüğü destekleyen ne? Ayrımı garantileyen ne? Bu, ihtiyaçların hangi şekillerde algılandığına dayanıyor. Çünkü bir an durup düşünürseniz, eski tarz sömürü şeklinde, sömüren ve sömürülen, ikisi de aynı şeyi arzuluyordu. Yalnızca biri sahip oluyordu ve diğeri sahip olamıyordu. Bu bölünmüşlüğün yapısı tam olarak gerçekleşirse, iki tür arzu olur, tamamen farklı şeylere yönelik bir arzu. Dışlananlar yalnızca bildikleri şeyleri arzulayacaklar, kavrayabildikleri şeyleri, dâhil edilenlere ait olanları değil. Onların arzularını ve ihtiyaçlarını artık kavrayamıyor olacaklar, çünkü bunu kavramaları için gereken kültürel donanım sonsuza dek ellerinden alınmış olacak.

Kapitalizmin inşa ettiği bu işte: et ve kemiğe işlemiş, iktidar laboratuarlarında inşa edilmiş bir otomasyon. Bilgi teknolojisine dayalı bugünün dünyası makineyi insan düzeyine asla getiremeyeceğini çok iyi biliyor, çünkü hiçbir makine insanın yapabildiklerini asla yapamayacak. Bu yüzden insanı makine düzeyine düşürmeye çalışıyorlar. Onun anlama kapasitesini azaltıyorlar, yavaş yavaş kültürel mirasını mutlak minimuma getiriyorlar ve onun içinde tekdüze arzular yaratıyorlar.

Bahsettiğimiz bu teknolojik süreç ne zaman başladı? Söylendiği gibi sibernetikle mi başladı? Bu tür konularda deneyim sahibi herkes, zavallı Norbert Wiener’in bir sorumluluğu olsa bile, bunun yalnızca elektronik kaplumbağalar ile oynamaya başlamasında olduğunu bilir. Aslında, modern teknoloji yüz sene önce, masum bir İngiliz matematikçisi aritmetik ve iki tabanlı hesaplarla oynamaya başladığı zaman doğdu. Şimdi, bu başlangıcı takip ederek modern teknolojinin muhtelif adımlarını saptamak mümkün. Ama niteliksel bir sıçramanın gerçekleştiği kesin bir an var: yeni teknolojinin elektronik üzerine inşa edilmesi ve sonuç olarak elektroniği mükemmelleştirecek teknolojinin inşa edilmesi ve bütün bunların nasıl evrimleşeceğini görmek imkânsız, çünkü bu yeni teknolojik evreye girişin ne sonuçlar doğuracağını kimse tahmin edemiyor. Sebep-sonuç terimleri ile düşünmenin imkansız olduğunu anlamalıyız. Örneğin, büyük güçlerin dünyayı havaya uçurmak için atomik potansiyele sahip olduğunu söylemek safça olur; bu gerçek olsa bile. Öylesine dehşet verici, bir kıyamet düşüncesi olan bu fikrin sebep-sonuç hipotezlerine dayanışı eski teknoloji kavramına aittir: bombalar patlar, dünya yok olur. Bizim burada bahsettiğimiz sorun çok daha tehlikeli bir durum olasılığını yaratıyor, çünkü artık bu bir spekülasyon meselesi değil, zaten var olan ve gittikçe gelişen bir durum meselesi ve bu gelişme sebep-sonuç ilkesine dayalı değil, öngörülemez ilişkiler örgüsüne dayalı. Tek bir basit teknolojik keşif, örneğin enerji korumasını sağlayan yeni bir maddenin keşfi, hiçbir vicdanın, bilim adamının öngöremeyeceği bir dizi yıkıcı teknolojik ilişkiye yol açabilir. Yalnızca yeni teknolojileri değil, aynı zamanda eski teknolojileri de etkileyecek, tüm dünyayı kaosa götürebilecek bir dizi yıkıcı ilişkiye yol açabilir. Farklı olan bu işte ve bunun, şimdiki kâbusun yalnızca uzak bir akrabası olan sibernetikle bir ilgisi yok.

Bütün bunların ışığında, uzun bir süredir kendi kendimize sorup duruyoruz: düşmanımızı derinlemesine bilmiyorsak ona nasıl saldırabiliriz? Ama bir düşünürseniz, yanıt o kadar da güç değil. Polise saldırmaktan büyük keyif alıyoruz örneğin, ama kimse bunu yapmak için polis olmuyor. Kendi kendilerini bilgilendiriyorlar: polis nasıl çalışır? Ne tür coplar kullanırlar? Polisin nasıl çalıştığını kabaca anlamak için gereken küçük bilgi kırıntılarını bir araya getiriyoruz. Başka bir deyişle, polise saldırmaya karar verirsek, onlar hakkında belli miktarda bilgi edinmekle sınırlıyoruz kendimizi. Aynı şekilde, yeni teknolojiye saldırmak için de mühendis olmaya gerek yok, bazı temel bilgileri edinmemiz, ona saldırmamızı mümkün kılacak birkaç pratik göstergeyi öğrenmemiz yeterli ve bu düşünceden çok daha önemli bir başka düşünce doğuyor: yeni teknoloji soyut bir şey değil, somut bir şey. Örneğin, uluslar arası iletişim sistemi somut bir gerçek. Kafalarımızda soyut bir imge yaratmak için kendini bütün ülkeye yaymak zorunda. Yeni materyaller bu şekilde kullanılıyor, diyelim ki veri iletimi için kablo sistemleri inşa ederek ve teknolojinin bu tarafını bilmek önemli, üretim açısından nasıl çalıştığı değil, tüm ülkeye nasıl yayıldığı önemli. Yani yönlendirme merkezlerinin (bunlardan çok vardır) nerede bulunacağı, iletişim kanallarının nerede olduğu. Bunlar, yoldaşlar, soyut fikirler değildir, fiziksel şeylerdir, belli bir alan kaplayan, kontrol sağlayan nesneler. Bu örnekle sabotajla müdahale etmek çok basittir. Zor olan kabloların nerede olduğunu bulmaktır.

Saldırı için gereken belge ve araştırmaları bulmanın zorluğunu gördük: bir noktada bu vazgeçilmez olur. Bir noktada, teknoloji bilgisi şart olur. Bizim fikrimize göre, gelecek birkaç sene içinde devrimcilerin en büyük sorunu bu olacaktır.

Geleceğin toplumunda, pek çok yoldaşın kendi kendini yöneten toplum olarak bahsettiği toplumda bilgisayarlardan faydalanacak mı, bilmiyorum. Yeni teknolojilerin çoğundan faydalanılıp faydalanılmayacağını bilmek de imkânsız. Aslında, bu farazi geleceğin toplumunda ne olup ne olmayacağını bilmek imkânsız. Bir noktaya kadar bilebildiğimiz tek şey şu anla ve yeni teknolojilerin kullanımının etkileri ile ilgili. Ama bu konuyu zaten tartıştık, bu yüzden tekrarlamanın faydası yok. Anarşistlerin görevi saldırmak, ama kendi örgütsel çıkarları ya da niceliksel büyümeleri açısından değil. Anarşistlerin savunacak sosyal ya da örgütsel kimlikleri yoktur. Yapıları daima resmi olmayan niteliktedir, bu yüzden saldırıları, gerçekleştiği zaman, kendilerini savunmak için (ya da daha kötüsü, kendi propagandalarını yapmak için) değildir, herkese saldıran düşmanlarını yok etmek içindir ve bu saldırma kararında teori ve uygulama birbirine karışır.

Ufukta tarihte benzeri görülmemiş bir kapitalizm türü belirdi. Neo-liberalizmden bahsedildiğini duyduğumuzda, aslında kastedilen budur. Global egemenlikten bahsedildiğini duyduğumuzda, bahsedilen proje budur, eski iktidar kavramı, eski emperyalizm değil. Reel sosyalizm bu proje karşısında, bu muazzam hâkimiyet kapasitesi karşısında yıkıldı. Eski kapitalizm bağlamında böyle bir şey asla olamazdı. Artık dünyanın iki zıt kutba bölünmesine ihtiyaç yok. Yeni kapitalist emperyalizm hayranlık uyandırıcı türde. Projesi şu: dünyayı dâhil edilen küçük bir çekirdeğin çıkarına, büyük bir dışlanan kitlesi pahasına idare etmek ve bu projeler için olası her tür yöntem zaten kullanılıyor –dünya kadar eski, duruma göre, savaş, baskı uygulama, barbarlık gibi eski yöntemlere ek olarak bahsettiğimiz yeni yöntemler. Bu şekilde, örneğin eski Yugoslavya’da, insanların kapasitelerini olabildiğince azaltmaya yönelik şiddetli bir savaş sürüyor. Sonra, bu mutlak yıkım durumuna, böylesine bir mutlak ve eksiksiz sefalet içinde muazzam bir yardımmış gibi görünecek küçücük bir insani yardım ile müdahale edilecek.

Savaş olmasa eski Yugoslavya gibi ülkelerin ne durumda olacağını düşünün. Batı Avrupa’nın kapılarında, sınırlarımızda, Avrupa Birliği’nin yanı sıra büyük bir barut fıçısı, hiçbir ekonomik müdahalenin Batı tipi tüketimcilik düzeyine çıkartamayacağı sosyal çelişkiler. Tek çözüm savaştı, dünyadaki en eski araç ve bu kullanıldı. Amerikan ve dünya emperyalizmi Somali ve Irak’a müdahale ediyor ama eski Yugoslavya’ya müdahale edecekleri konusunda pek az kuşku var çünkü bu bölgedeki isyan olasılığı sıfıra indirgenmeli. Bu yüzden, duruma göre, ilgili ekonomik ve sosyal bağlama göre, yeni yöntemlere ek olarak eski yöntemler de kullanılıyor.

Büyük dehşet cephanesindeki en eski silahlardan biri ırkçılıktır. Irkçılık ve onunla ilişkili bütün ahlaksızlıklar (neo-nazizm, faşizm vs.) konusunda, bir an için kapitalist yeniden yapılanmanın farklılaştırılmış gelişimine bakalım. Sorunu anlamak için, kapitalist yeniden yapılanmanın sihirli değneğini sallayarak tüm sorunlarını çözemeyeceğini görmemiz şarttır. Kapitalist yeniden yapılanma tüm dünyada pek çok değişik durumla karşı karşıyadır ve bunların her biri değişik sosyal gerilimlere sahiptir. Şimdi, bu sosyal gerilim durumları, her birimizin içinde, derinliklerinde var olan, bir kenara bıraktığımız, defettiğimiz şeylerin yüzeye çıkmasına sebep olmaktadır. Irkçılık, milliyetçilik, farklı olandan, yeni, AIDS, eşcinsel olandan korkmak, hepsi içimizde gizli dürtülerdir. Kültürel üstyapımız, devrimci bilincimiz, bayram kıyafetlerini giydiği zaman onları siler, hepsini saklar. Sonra, bayram kıyafetlerimizi çıkardığımız zaman, bütün bunlar tekrar ortaya çıkmaya başladı. Irkçılık belası her zaman vardı ve kapitalizm onu kullanmaya her zaman hazırdı. Son birkaç sene içinde sosyal gerilimin hızla tırmandığı Almanya gibi yerlerde, bu daimi gelişim içinde oldu. Kapital ırkçılığı kontrol ediyor ve onun bazı taraflarını kullanıyor, ama dünya gücünün genel idaresinin demokratik, tahammülkar, mümküncü bir doğası olduğu için ondan korkuyor da. Kullanma fikri açısından, kapitalist projenin parçası olan her şey (ideoloji, korku, vs.) var olabilir. Sanayi sonrası kapitalizmin ırkçılığa karşı olduğunu kesin olarak söylemek imkânsızdır. Ana niteliklerinden birkaçını, örneğin demokratik doğasını görebiliyoruz, sonra aniden keşfediyoruz ki belirli bir ülke bağlamında, aynı teknolojik olarak gelişmiş kapitalizm yüz sene önce kullanılan yöntemleri kullanıyor: ırkçılık, Yahudilere zulmedilmesi, milliyetçilik, mezarlıklara saldırı, insanın tasarlayabildiği en nefret edilesi ve iğrenç şeyler. Kapital çok yüzlüdür, ideolojisi her zaman Makyavelisttir: aslanın gücünü, tilkinin sinsiliğini kullanır.

Ama kapitalizmin dünyanın her yerinde kullandığı ana araç yeni teknolojilerdir. Kafamızı karıştıran çok şeyi açıklığa kavuşturmak için bunu biraz düşünmeliyiz, yoldaşlar ve bunu yaparken aynı zamanda bu yeni teknolojileri, yeni sosyal koşullarda, devrim sonrası durumunda, çıkarımıza kullanma yollarını düşünmeliyiz. Eski teknolojilerden yenilerine nasıl niteliksel bir sıçrama yapıldığını hepimiz gördük –yeni teknolojiler derken bilgisayar teknolojilerini, lazerleri, atom ve atom-altı parçacıklarını, yeni malzemeler, insan, hayvan ve bitkilerin genleri ile oynanmasını kastediyoruz. Bu teknolojiler eskilerinden çok farklı ve onlarla pek az ortak noktası var. Eski teknolojiler kendilerini, malzemeyi dönüştürmek ve gerçekliği değiştirmek ile sınırlıyordu. Buna karşın, yeni teknolojiler gerçekliğe işlediler. Onu yalnızca dönüştürmüyorlar, onu yaratıyorlar, moleküler değişiklikleri, olası moleküler dönüşümleri teşvik etmekle yetinmiyorlar, her şeyin ötesinde zihinsel bir dönüşüm yaratıyorlar. Normalde televizyonun nasıl kullanıldığını bir düşünün. İletişim aracı içimize, beynimize işledi. Gerçekliği görme ve anlama kapasitemizi değiştiriyor. Aslında, anarşistlerin çoğu bu modern teknolojiler kalabalığını kullanmamanın mümkün olduğunu düşünmüyor.

Bu konuda süregelen bir tartışma olduğunu biliyorum. Bununla beraber, bu tartışma bir yanlış anlaşmaya dayanıyor. Yani, radikal olarak farklı iki şeye aynıymış gibi yaklaşmaya çalışıyor. Eski devrimci rüya, diyelim ki İspanyol anarko-sendikalizm, iktidara saldırma, iktidarı altetme, böylece işçi sınıfının üretim araçlarına el koymasını ve onları geleceğin toplumunda daha adil ve özgür bir şekilde kullanmasını sağlama düşüydü. Artık bu yeni teknolojileri daha adil ve özgür bir şekilde kullanmak imkânsız olacak; çünkü önümüzde dünün eski teknolojileri gibi pasif bir şekilde durmuyorlar; dinamikler. Hareket ediyorlar, içimize, derinliklerimize işliyorlar, işlediler bile. Saldırmakta acele etmezsek, saldırmak için neye ihtiyaç duyduğumuzu artık anlayamayacağız ve bizim teknolojileri ele geçirmemiz yerine, teknolojiler bizi ele geçirecek,  bir sosyal devrim vakası olmayacak, kapitalizm teknolojik devrimi vakası olacak.

İşte bu yüzden bu yeni teknolojilerin devrimci bir şekilde kullanılması imkânsız. Yanlış anlama, savaşın olası devrimci kullanımı hakkındaki eski yanlış anlamaya benziyor, pek çok tanınmış anarşist Birinci Dünya Savaşı patladığında bu yanlış anlamaya kurban gitmişti. Savaşın devrimci bir şekilde kullanılması imkânsızdır, çünkü savaş her zaman bir ölüm aracıdır. Yeni teknolojilerin devrimci bir şekilde kullanılması imkânsızdır, çünkü yeni teknolojiler hep ölüm araçları olacaktır. Yani bize kalan tek şey onları yok etmek… saldırmak, şimdi, gelecekte değil, proje tamamlandığı zaman değil, kendilerini aldatanlar bundan vazgeçtiği zaman değil, şimdi sabote etmek, şimdi saldırmak. Ulaştığımız sonuç bu. Başlangıçta söylediğimizin açığa kavuşturulduğu nokta, yıkıcı saldırı noktası. İşte bu noktada teori uygulama ile birleşiyor ve sanayi sonrası kapitalizmin analizi kapitalizme saldırının aracı oluyor. İsyancı ve devrimci anarşizm için bir araç oluyor ve bu sayede insanın dikkatini kapitalizmin yeniden yapılandırılması projesini mümkün kılan şeylere –insanlara ve nesnelere- ve kimin sorumluluklarının açık olduğuna çekiyor.

Bugün, her zamankinden de çok, eşitsizliğin köküne saldırmak demek bilginin eşitsiz olarak dağıtılmasını mümkün kılan şeylere doğrudan saldırmak demek ve bunun sebebi, ilk defa, gerçekliğin kendisinin bilgisi olması, ilk defa kapitalizm bilgi oldu. Bilginin ayrıntılandığı merkezler, örneğin üniversiteler, bir zamanlar belirli ihtiyaçlar için danışılan tecrit edilmiş yerlerken, bugün kapitalist yeniden yapılanmanın merkezindeler. Bu yüzden, bilginin dağıtılması gerçekten mümkün. Bunun acil bir sorun olduğu konusunda ısrar ediyorum, çünkü gördüğünüz zaman farkı kavramanız mümkün. Ama aralarında hiçbir iletişim olmayan iki farklı bilgi türü arasında –dâhil edilmiş olanların bilgisi ile dışlanmış olanların bilgisi arasında- net bir ayrım olduğunda, artık çok geç olacak. Eğitim kalitesinin düşürülmesi projesini düşünün. Bir zamanlar bilgi edinme için bir araç olan kitlesel eğitimin son yirmi sene içinde bir niteliksizleştirme aracına dönüşmesini düşünün. Bilginin düzeyi düşürüldü, ama sınırlı ve imtiyazlı bir azınlık başka bilgileri edinmeye, Kapital tarafından organize edilmiş özel master dereceleri edinmeye devam ediyor.

Bana göre bu da saldırı aciliyetini ve ihtiyacını gösteriyor. Saldırı, evet. Ama körlemesine değil. Çaresiz, mantıksız saldırı değil. Tasarlanmış, devrimci saldırı, anlamak ve eyleme geçmek üzere gözler iri iri açılmış şekilde. Örneğin, kapitalin var olduğu, zaman ve uzamda gerçekleştirildiği durumların hepsi birbiriyle aynı değil. Bazı bağlamlarda isyan başka yöntemlerden daha ileri bir yöntem, ama yine de kitlesel mücadelelerin uluslararası alanda gerçekleşmesi oldukça mümkün. Mevcut mücadelelere müdahale etmek hala mümkün, yani yerel olsa bile, özel bir sorundan doğan belirli hedefleri içine alan mücadelelere. Bunlara ikincil derecede önem atfedilmemeli. Bu tür mücadeleler de kapitalizmin evrensel projesine zarar verir ve bizim onlara müdahalemiz bir direnç unsuru olarak düşünülebilir, sınıfsal yapının kırılmasını frenleyebilir. Bu akşam burada olan yoldaşların çoğunun bu tür şeyler yaşadıklarını, belirli mücadelelere doğrudan katıldıklarını biliyorum.

Bu yüzden yeni araçlar icat etmeliyiz. Bu araçlar, ticaret sendikalarının ya da parti önderliklerinin aracılığı olmadan mücadelelerin gerçekliğini etkileme kapasitesine sahip olmalı. Sınırlı olsa bile açık hedefler önermeli, evrensel değil özel hedefler, kendileri içinde devrimci olmayan hedefler. Belirli hedeflere işaret etmeliyiz, çünkü insanların çocuklarını beslemesi gerek. Herkesin evrensel anarşizm adına kendini feda etmesini bekleyemeyiz. O zaman, anarşist olarak bizim varlığımız insanları kendi çıkarları uğruna mücadele etmeye yöneltme görevini görür, çünkü bu hedeflere ancak doğrudan otonom mücadeleler aracılığı ile ulaşılabilir ve bir kez hedefe ulaşınca, çekirdek solar ve kaybolur. Sonra yoldaşlar farklı koşullar altında yeniden başlar.

Hangi yoldaşlardan bahsediyoruz? Hangi anarşistlerden bahsediyoruz? Çoğumuz anarşistiz, ama kaçımız gerçek, somut eylemlere hazırız? Bugün burada olan kaç kişi meselenin eşiğinde duruyor ve şöyle diyor: mücadelede varız, projemizi öneriyoruz, sonra işçiler, sömürülenler dilediklerini yapıyor. Bizim işimiz bitti. Vicdanımız rahat. Temel olarak, anarşistin işi propaganda değilse ne? Anarşistler olarak, tüm sosyal sorunların çözümünü biliyoruz. Bu yüzden kendimizi sorunun sonuçlarının acısını çeken insanlara sunuyoruz. Çözümümüzü öneriyoruz, sonra eve gidiyoruz. Hayır, bu tür anarşizm sonsuza dek ortadan kaybolmak üzeredir. Kalan son mumyalar tarihe aittir. Yoldaşlar mücadelelerin sorumluluğunu doğrudan ve kişisel olarak kendi üstlerine almalıdırlar, çünkü sömürülenlerin mücadele etmesi gereken hedef ve genellikle mücadele etmedikleri hedef ortak bir hedeftir, çünkü biz de onlar kadar sömürülüyoruz. Biz ayrıcalıklı değiliz. İki farklı dünyada yaşamıyoruz. Onların (sözde kitlelerin) bizden önce saldırmasını gerektirecek ciddi bir sebep yok. Onların yerine bizim saldırmamız gerektiğini neden hissedelim, bunu da göremiyorum. Kuşkusuz ideal olan kitle mücadelesidir. Ama kapitalist yeniden yapılandırmanın karşısında, anarşistler sorumlu hissediyorlar ve kişisel olarak, doğrudan, kitle mücadelesinin işaretlerini beklemeden saldırmaya karar veriyorlar. Çünkü kitle mücadelesi asla gerçekleşmeyebilir. İşte yıkıcı eylem burada gerçekleşiyor. Çember işte burada kapanıyor. Ne bekliyoruz ki?

Sonuç, bireysel yıkım eylemleri. Ama burada önemli bir itiraz geliyor: insan bir bilgisayarı paramparça etmekle ne kazanır? Bu teknoloji sorununu çözer mi? Bu soru, önemli bir soru, sosyal sabotaj hipotezi üzerinde çalışırken gelmişti bize. Şöyle deniyordu: bir direği yok etmekle ne sonuç elde edilir? Her şeyden önce, sabotaj sorusu teknolojinin uç noktalarında değil iletişim ağına yöneltilmeli. Yani teknolojinin ülkeye nasıl dağıtıldığını bilme sorununa geri dönüyoruz ve bir anlığına konudan ayrılmama izin verirseniz, burada ortaya çıkan ciddi bir soruna işaret etmek istiyorum. Kendime “ciddi sorun” terimini kullanma izni veriyorum, çünkü belirli bir insana saldırarak gizli, silahlı bir organizasyonun ne yaptığını düşündüğü ile teknolojik bir gerçekliğe saldırarak anarşist isyancı bir yapının ne yaptığını düşündüğü arasında biz karşılaştırma yapıldı ve sonuç olarak aralarında fazla fark olmadığı iddia edildi. Ama bir fark var, hem de önemli bir fark. Ama bu insanlar ile nesneler arasındaki fark değil. Çok daha önemli bir fark, çünkü gizli, silahlı bir organizasyonun hedefleri merkezcilik hatasını içeriyor. Kişiye saldırırken, organizasyon Kapital’in merkezine saldırdığına inanıyor. Bu tür bir hata anarşist isyancı organizasyonda imkânsızdır, çünkü o teknolojik bir gerçekleşmeye (ya da bu gerçekleşmeden sorumlu kişiye) saldırdığı zaman, bir Kapitalizm merkezine saldırmadığının tamamen farkındadır. Seksenlerin ilk yarısında, İtalya’daki nükleer tesisler aleyhine dev kitle mücadeleleri yapıldı. Bunların en önemlilerinden biri, Comiso’daki füze üssüne karşı olanıydı. Bu bağlamda base nuclei* kavramını fark ettik. Üç sene boyunca yerel halkın yanında mücadele ettik. Bu bir kitle mücadelesiydi ve muhtelif sebeplerden dolayı üssün inşasını engelleyemedik. Ama bizim düşündüğümüz tek mücadele türü değil bu, yalnızca isyancı anarşistler olarak katılabileceğimiz olası mücadelelerden biri, olası pek çok aracı mücadelelerden biri. Bir başka yönde, takip eden senelerde İtalya’da elektrik üretim tesisleri ile ilgili yapılara dört yüzden fazla saldırı düzenlendi. Kömürle işletilen elektrik üretim tesislerine sabotaj düzenlendi, yüksek voltajlı direkler yıkıldı ve bunların bazıları bütün bir bölgeye güç sağlayan dev direklerdi. Bu mücadelelerin bazıları kitle mücadelelerine dönüştü; bazı sabotaj projelerine kitle müdahalesi oldu, bazılarına olmadı. Kırsal alanda, karanlık bir gece, ismi bilinmeyen yoldaşlar bir direği patlatıyordu. Bu tür saldırılar tüm ülkeye yayıldı ve bana göre iki ana niteliği vardı: Sermayeye karşı kolayca gerçekleşen bir saldırı türü oluşturuyorlardı ve bunu yaparken çok yıkıcı teknoloji kullanmıyorlardı ve ikinci olarak, kolaylıkla taklit edilebiliyorlardı. Herkes gece bir yürüyüşe çıkabilir. Sağlıklıdır da. Yani anarşistler pasif kalıp kitlelerin uyanmasını beklememişler, kendileri bir şey yapmayı düşünmüşlerdir. Hakkında bilgimiz olan dört yüz saldırıya ek olarak, dört yüz eylemin daha yapılmış olması mümkündür; Devlet bu eylemleri gizliyor, çünkü onlardan korkuyor. Tüm ülkeye kılcal damarlar gibi yayılan bir sabotaj salgınını kontrol altına almak imkânsız olurdu.

Dünyadaki hiçbir ordu bu tür eylemleri kontrol etmeyi başaramaz. Bildiğimiz kadarıyla, bilinen dört yüz saldırı ile bağlantılı olarak tek bir yoldaş bile tutuklanmadı.

Burada konuyu toparlamak istiyorum, çünkü yeterince çok konuştuğumu düşünüyorum. Bizim isyancı seçimimiz anarşisttir. Karakterimize bağlı bir seçim, yüreğimizden gelen bir seçim olmaya ek olarak, mantığın seçimi, analitik düşüncenin bir sonucu olduğunu da söyleyebiliriz. Bugünkü global kapitalist yeniden yapılanma hakkında bildiklerimiz, hemen, yıkıcı müdahaleden başka anarşistlere açık yol olmadığını göstermektedir bizlere. İşte bu yüzden isyancıyız ve her tür ideolojiye ve gevezeliğe karşıyız. İşte bu yüzden anarşizm ideolojisine ve anarşizm hakkındaki bunca gevezeliğe karşıyız. Meyhane sohbetleri zamanı sona erdi. Düşman bu büyük salonun hemen dışında, herkesin görebileceği bir yerde. Bu yalnızca ona saldırma meselesi. İsyancı anarşist yoldaşların zamanlamayı ve yöntemi nasıl seçeceklerini bildiğinden eminim, çünkü bu düşmanın yok edilmesi sayesinde, yoldaşlar, anarşiyi gerçekleştirmek mümkün olacak.

Alfredo M. Bonanno
1993

Çeviri: N. Ç.

16
Şub
09

Polis Heryerde Polistir!

Yazı Karakök otonomundan... Çalışmalarını sonuna kadar destekliyoruz.

Kardeşime dokunma kampanyasi turkiyede baslamistir. Gozaltilari,

kayiplar, iskence, baski, siddet, sindirme, hak ve ozgurluklerin

ihlali her gecen gun artmaktadir. Türkiye’de “kardeşlerimize

dokunulduğu” için böyle bir kampanya baslamış bulunmaktadır.

Dünyanin her yerinde buna benzer olaylar yasanmaktadir. Dunyadaki

polisin ogutlenmesi, donanimi ve siddeti dahada artmistir (ornegin

Atinadaki ve Moskovadaki cinayetler). Bundan dolayidir ki, bu

sorunlarimiz evrenseldir. O halde antinasyonal eylem birligi icin

sizlerinde yasadigi topraklarda polisin ve devlet guclerinin sizlere

ve kardeslerimize yaptiklarini kisa bir yazi veya video ( youtube

klibi olabilir) hazirlayip goderirseniz, mucadelemiz bir okadar

yuselir ve ivme kazanir. Onlar bizi basinda ve kendi arsivlerinde

fisleyip dokumanlar hazirliyorsa bizde polisi ve militarizmi tesir

edip aciga cikaralim.

Dünya anarsistlerin birlikte elele, kardesce calismalari icin,

toplanan dokumanlari ortak bir websitesinde toplayip .herkesin

gorebilecegi ve kullanimina acilacaktir.

Yazi ve dokumanlar icin adres; worldwide.anarchy@hotmail.com

Bu

e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini

açmalısınız

Yazida degisiklik yapabilirsiniz.

Bu yazi Ingilzce, almanca, fransizca,

ispanyolca,Italyanca,rusca,yugoslavca,Yunanca,japonca ibranice,arapca

dillerine cevilecek ve tum dunyadaki anarsistlere gonderilecektir.

Kanpanya icin simdiden alt calismalara katilan degisik ulkelerden

otonomlar var . Ceviri konusundada calisacaklar yazacaklar. Wep siteyi

Isvicreli anarsist ler hazirliyacaklar. Hazirlaninca sizlere

gonderecegiz. Yada sizin hazir kulanmadiginiz wep sitesinide

kulanabiliriz.

Dayanisma ile anarsiyle kalin

Karakok Autonome

Türkiye/ İsviçre

15
Ara
08

TxCx’de 1000 Anarşist Var…

ECEVİT KILIÇ – 15.12.2008

Gazete ve Televizyonlarda, Yunanistan’daki anarşistlerin protesto
haberleri,Türkiye’de de ‘Kim bu anarşistler?’ sorusunu akıllara
getirdi.Sorunun cevabını Türkiyeli anarşistler verdi
Türkiye’de 1000 anarşist var
Yunanistan’da polisin bir genci öldürmesi üzerine anarşistlerin
protesto eylemleriyle hayat durdu. Zaman zaman eylemler düzenleyen
Türkiye’deki anarşistler konuştu: “Onların arkasında halk var. Bizde
ise ölümler kanıksandı”…

Yunanistan’da 15 yaşındaki Aleksis Grigoropulos’un polisin açtığı
ateşle yaşamını yitirmesi ülkeyi ayağa kaldırdı. Protesto gösterileri
düzenlenmeye başlandı. Öğrenciler üniversite ve liseleri işgal etti.
Her sokakta eylemler var.

Polis merkezleri, bankalar ve uluslararası şirketlerin merkezleri
hedef alınıyor. Ülkedeki zarar milyar dolarla ifade ediliyor.
Olaylardan hükümeti sorumlu tutan muhalefet, erken seçim istiyor. Yani
iktidar, sallanıyor. Protesto eylemlerinin düzenleyicileri ise
anarşistler.

Gazete ve televizyon haberlerinden sonra Türkiye’de de insanlar “Kim
bu anarşistler” diye sormaya başladı. Çünkü bizde de son dönemde polis
kurşunuyla yaşamını yitirenlerin sayısı hayli fazla. Polis işkencesi
de cabası. Malum, Türkiye’de anarşist deyince darbelerin yarattığı
kültürle halkın aklına teröristler geliyor.

Peki kimdi bu anarşistler? Türkiye’dekiler kaç kişiler? Kendilerini
nasıl tanımlıyorlar? Onlar ne tür eylemler düzenliyor? Batı’da 1800’li
yılların sonlarında ortaya çıkan bu ideolojinin Türkiye’deki tarihi
nedir?

Resim

Bunları 12 Eylül darbesi sonrasında Türkiye’deki anarşist hareketi
başlatan grup içinde yer alan üç isimle konuştuk; Gazi Bertal, Ahmet
Kurt ve Zelha Cangi. Anarşist dergi Mecmu-a’yı çıkartıyorlar. Bertal
ve Cangi, anarşizmle ilgili kitapları yayınlayan Kaos Yayınları’nda
çalışıyor.

* Türkiye’deki anarşistler kimler?

Zelha Cangi: Çok farklı mesleklerden, yaşlardan ve kültürlerden
insanlar anarşiyi benimsiyor. Veya anarşizme sempati duyuyor.

* Türkiye’de anarşistlerin sayısı ne kadar?

Ahmet Kurt: 1000 civarında.

* Bunlar eylemci olanları mı?

A.K: Hayır. Anarşistlerin en kalabalık olduğu protesto yürüyüşü 1 Mart
Tezkeresi’ne karşı Ankara’da düzenlenen eylemdi. 500 civarında
anarşist vardı. Yunanistan’daki anarşist sayısı da 5-6 bin civarında.
Yani öyle 10 binler değil.

* Anarşizmde nasıl bir yapılanma var?

AK: Çeşitli gruplar olarak varız. Merkezi bir yapımız yok.

* Nasıl bir araya geliyorsunuz?

Gazi Bertal: İstanbul’daki herhangi bir siyasi cinayet veya kitlesel
protestoda her zaman 60 ile 100 arasında anarşist bulabilirsiniz.

Z.C: Bu rakam bir anda olan eylemlerde geçerli. Birbirimizden habersiz geliriz.

G.B: Hrant Dink öldürüldüğünde herkes birbirinden habersiz Taksim’e
çıktı. Birileri kara bayrağı açtı. Etrafında toplandık.

* Anarşistler Türkiye’de hangi eylemleri gerçekleştirdi, şu an
yürüttükleri bir kampanya var mı?

G.B: Birçok alanda iz bırakıyoruz. Çevre sorunları ve nükleer karşıtı
mücadeleyi anarşistler gündemde tutuyor. Sol bu alandaki birikimini ve
tepkisini anarşistlerden esinlenerek ortaya koymuştur.

Z.C: 1980’lı yıllardaki gruplarda her türden anarşist vardı. Uygarlık
karşıtı anarşist ile sendikalist anarşist yan yanaydı. Şimdi öyle
değil. Her biri ayrı bir grup.

A.K: Ekoloji, cinsiyetçilik ve militarizm konularında sık sık eylem
yapıyoruz. 1 Mayıs’lara katılıyoruz. Anti militarist hareketi
anarşistler yürütüyor. İtalyan Sanatçı Pippa Bacca’nın tecavüz
edildikten sonra öldürülmesi üzerine “Biz erkek değiliz inisiyatifi”
kuruldu. Sinagog saldırılarından sonra olay yerine ilk gidenler
anarşistlerdi. 10 kişiydik, ellerimizde çiçekler. Onlara “Sizi
Türkiye’de istemeyen Türklerden değiliz” demek istedik.

G.B: Pippa’nın öldürülmesi üzerine ilk kez bir grup erkek siyah
gelinlik giyerek “Bir kadına tecavüz edip öldürmek erkeklikse biz
erkek değiliz” dedi. Toplumsal muhalefet ve sosyal hayatın içinde
anarşistler mutlaka var. Küçük kaldığımız için görünmüyor olabiliriz.
Tersane isçilerinin sorunlarıyla uğraşan, onlara destek olan anarşist
grup da var, yıkılmaya çalışılan gecekondu mahallesinin halkıyla
birlikte mücadele eden grup da var.

ilk anarşistler Ermeni’ydi

* Vicdani ret kampanyalarını anarşistler mi yürütüyor?

G.B: Evet. Vicdani ret, Tayfun Gönül adlı bir anarşist arkadaşımızın
1989’da “Zorunlu askerliğe hayır” diye kampanya düzenlemesiyle girdi
hayatımıza. Sonra da birçok anarşist arkadaşımız veya anarşist
olmayanlar da vicdani retçi oldu. Ama ‘total ret’ diye bir durum var.
Bu bana daha doğru geliyor. Devletten hiçbir talebim olmayınca
devletin de benden bir şey istemeye hakkı yok.

* Kaç vicdani retçi anarşist var?

G.B: 70 civarında.

* Türkiye’deki anarşizmin tarihi ne kadar?

A.K: 12 Eylül’den sonra ortaya çıktık. Uzun süre kendimize anarşist
diyemedik. Çünkü anarşizm, terörle eşanlamlı olarak anılıyordu. 15-20
kişiydik. Sokak Yayınları’nı kurduk, sonra Kara dergisini çıkardık.
1989’dan sonra ise ayrışmalar oldu.

* İlk anarşistler?

G.B: Osmanlı’nın dağılma döneminde bol miktarda anarşistlerden
bahsediliyor. Bununla ilgili çeşitli belgeler de var. Bu topraklardaki
ilk anarşistler Ermeni anarşistlerdi. Bulgaristan’dan gelen
anarşistler de vardı. 1890’daki bir fabrikadaki grevden söz ediliyor.
Padişahın, zabıta müdürüne gönderdiği talimatta, “Anarşistler ve
sosyalistlerin tevkif edilmesi” gibi bir cümle geçiyor. Buradan
anlıyoruz ki; anarşistleri doğru anlamda kullanmışlar. “Bu fabrikada
anarşistler var” denilseydi karışıklığa neden olabilirdi ama cümle çok
açık.

* Peki, cumhuriyet döneminde hiç anarşist yok mu?

Z.C: Garip ama hiç yok. Sadece sol var.

G.B: Osmanlı’nın son döneminde yaşamış anarşistlerle bugünkü
anarşistler arasında bağ kuran ne bir yazı ne de kitap var. Bugünkü
hareketle o günkü hareketin birbirine değen uçları yok. 1980 öncesi
anarşist olmuş herhangi bir kişiyle tanışmadık hiç.

* Halk anarşistleri tanıyor mu artık?

Z.C: Bizleri terörist olarak görme durumu bitti. Ama solcu olarak algılanıyor.

G.B: Okuyan kesim anarşistleri ayırt edebiliyor.

Komşudaki olaylar başka ülkelere de sıçrayabilir

* Yunanistan’daki anarşistlerin sayısı çok olmamasına karşın isyan nasıl büyüdü?

A.K: Onların köklü anarşist geçmişi var.

Z.C: Onların örgütlenme biçimleri de bu eylemlere uygun. Bir araya
geliş biçimleri de kendilerine özgü bir ağla oluyor. Olayların
başlatan ve yönlendirenler anarşistler. Olayların içinde yer alanların
hepsi anarşistler değil.

G.B: Yunanistan’ın son 30 yılı ile Türkiye’nin 30 yılını
karşılaştırdığımızda çok fark var. Orada tartışan ve sorgulayan bir
toplum var. Bir zam olsa bile eylem düzenlenir. Türkiye’de ise yüksek
sesle bile konuşmayan toplum var. Bir de toplumun kendisi de
sağcılaştı. Halk, faşizan zihniyeti benimser hale getirildi. Halkın
kendisinde MHP’yi aşan bir zihniyet söz konusu. Öyle ki MHP, halka
fren koyuyor. Yunanistan’daki hareket de bir gecede bastırılabilir ama
eylem bir gecelik değil. Başka bir yerden yine patlak verir. Çünkü
toplum bunu üretiyor.

* “Anarşistler yönlendiriyor ama halk da arkalarında gidiyor mu?” diyorsunuz?

A.K: Onlarda da darbe yaşandı. Ama onlar cuntaya karşı direndi.
Darbecilerini de yargıladılar.

* İsyan başka ülkelere sıçrar mı?

İsyan alevleri başka ülkelere sıçrama kapasitesine sahip. İsyanın
önemi büyük; Atinalılar vitrinlerden, ışıklardan gökyüzüne bakamaz
olmuştu, anarşistler vitrin ve ışıkları ortadan kaldırarak insanlara
bunu hatırlattı.

* Dünyanın her yerindeki küreselleşme karşıtı eylemlerin arkasında
anarşistler mi var?

Z.C: Evet. Birçoğunu anarşistler gerçekleştiriyor. G-8 gibi zirvelerde
düzenlenen protestolarda anarşistler etkin.

* Her alanda eylemler düzenliyorsunuz. Yunanistan’da bir çocuğun
polisce öldürülmesiyle hayat durdu. Türkiye’de son dönemde polis
kurşunuyla sık sık insanlar ölüyor. Neden bu konuda bir protesto veya
eylem düzenlemediniz?

A.K: Biz, solla aramıza çizgi çekemedik. Solla birlikte hareket eden
anarşistler var. Bu bağı koparamadığımız için yaratıcı ve bağımsız
eylemler gerçekleştiremiyoruz.

G.B: Türkiye’de sürekli öldürme olayları yaşanıyor. Yunanistan’daki
gibi polis bir kişiyi yeni öldürmedi ki! Türkiye’de polisin öldürdüğü
insanları yıllara ve aylara böldüğümüzde son üç yılda her güne bir
insan düşüyor. Biz ölümü kanıksadık. Doğal olarak da polisin karıştığı
olayı, bir başlangıç noktası haline getirme reflekslerimiz köreldi.
Şimdi anarşist hareket içinde tartışılan bir eylemi anlatacağım size.

* Nedir o?

Bir anarşist grubu, geçtiğimiz kurban bayramlarının birinde bağlanmış
bir danayı serbest bıraktı. Sonra da afiş ve yazıyla bunu duyurdular:
“Biz bir kurbanlık danayı özgürleştirdik.” Bir kısım anarşistler dalga
geçti. Bir kısmı ise “Çok iyi eylem. Biz hayvan kesilmesine karşıyız.
Ayrıca vejetaryeniz.” Ama serbest bırakanlar, eleştiriler karşısında
eylemi geliştiremediler. Belki de çoğumuz eylemi savunsaydık ve
çoğaltsaydık başlı başına bir olay olabilirdi. Yunanistan’da toplumsal
yelpazede görünürde olanlar anarşistlerdir. Türkiye’de ise görünürde
olanlar anarşistler değil sol muhalefet.

Kimlik taşımıyorum soyadı kanununa karşıyım

G.B: Büyük eylemlere Türkiye’den giden anarşistler var.

* Yunanistan’daki olaylarda yer alan Türk anarşistler var mıdır?

A.K: Vardır. Orada yaşayan Türk anarşistler de var. İlişkilerimizin en
iyi olduğu anarşistlerin başında Yunanistan’dakiler gelir.

Z.C: Yunanistan’daki anarşistler dayanışma istemiyor. Herkes kendi
bölgesinde bir şeyler yapsın istiyorlar. Yaşananlar burada da esin
kaynağı olmamalı, yaygınlaşmalı.

* Türkiye’deki anarşist hareket dünyadakiyle bağlantılı mı?

* Türkiye’deki anarşistler ne istiyor?

G.B: Anarşizm özgürlükçü bir düşüncedir; iktidarın olmamasını,
kimsenin kimseyi yönetmemesini, herkesin eşit ve adil bir dünyada
yaşamasını isteriz. Anti otoriter ve anti hiyerarşiktir. Bırakın
insanın insana hükmetmesine insanın doğaya ve hayvanlara hükmetmesine
de karşıyız. Kimlik taşımıyorum. Polis sorduğunda işyerinde diyorum.
Soyadı Kanunu’na karşıyım.

* İş hayatını nasıl sürdürüyorsunuz?

Z.C: Yayınevinde ücretli çalışanımız yok. Her şeyi kendimiz yapıyoruz;
yerleri de temizliyorum, çay da yapıyorum, kitabın sayfasını da
düzenliyorum. Çek kullanmıyoruz. Bütün işlerimizi sözle yapıyoruz.
Sözleşme yapmıyoruz. Burada polisin ve askerin işlediği cinayetlerin
bizde ayaklanmalara yol açmadığına ek yapmak istiyorum. Çünkü bu
ülkede 30 yıldır süren bir iç savaş var.

Resim

[Bu haber/söyleşi, 15 Aralık 2008 tarihli Sabah gazetesinde yayımlanmıştır.
Kaynak: http://www.sabah.com.tr/haber,A95A9DA913B54B6494E64E0E0BAA93F4.html ]

13
Ara
08

Bizim Yüzyılımız Asıl Şimdi Başlıyor!

Mektup Yunanistan’da iktisat fakültesi işgalindeki Türkiyeli bir anarşistten…  Fazla söze gerek yok…

Merhaba…

Şu an gümbür gümbür Keny Arkana dinlediğimiz İktisat Fakültesi işgalinde, enformasyon noktası olarak kullandığımız mekanda, eldeki verileri derli toplu kılmaya çalışıyoruz.

Ne mümkün! Yarın isyanın 1. haftasına giriyoruz ve bu süre içinde olan bitenlerin bir listesini tutmaya kalksak başa çıkamayacağımız ortada. Diğer yandan insanın kaleme kağıda dokunası gelmiyor. Nefes almayı ve isyanda olduğumuz bilincini bir an olsun yitirmemek, tadını çıkarabilmek için.
Yine de bilgilendirme adına üzerimize düşen tek şey çeviriler değil. Elbette size nasıl hissettiğimi anlatabilmem zor. En azından birkaç gözlemde bulunmak ve size bulunduğumuz noktanın tarihsel ciddiyetini hatırlatmak istiyorum.

Agyos Dimitrios’ta Halk Meclisi’nin Özgür Belediyesi’yle birlikte başka bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. İşgaldeki Yoannina şehri Belediyesi’ni ve Halandri Belediyesi’ni de bu listeye ekleyelim. İlerleyen günlerde yeni belediyelerin de doğrudan demokrasi alanına geçeceğine inanıyorum. İsyanın attığı en büyük adımlardan biri bu. Doğrudan demokrasi, isyandan devrime doğru atılmış en ciddi adım olarak görünüyor gözüme. Bugün yapılan açık toplantılarda tartışılan eylem programlarına baktığımızda, ya da dünyaya Atina’dan baktığımızda, sadece biçimsel bir hamleden bahsetmediğimiz de ayan beyan olacak.

300 kadar yoldaşın katıldığı bir genel toplantıda, ifade edilen verilere bakacak olursak, halihazırda Atina’nın ticari kapasitesinin yüzde 10’u tahrip edilmiş durumda. Toplam nüfusun binde 5’inin, politik aktivite içindeki nüfusun yüzde 3.4’ünün eylemlerde yeraldığı türünden hesaplar ifade edildi. Bunlar büyük ihtimalle basında yeralan veriler. Yani bir yandan sistem hükmünü sürüyor. Ama yeni olan bu değil. Yeni olan, adım adım ilerleyen isyan.

Her ne kadar dünya egemenleri hükümeti daha sert önlemlere zorlasa da hükümetin yapabileceği fazla birşey yok. Böyle durumlarda çözücü faktör olarak devreye soktukları polis halk tarafından defterden silindi. Hükümet, vahşi bir hayvana sükunet enjekte etmenin yollarını arıyor. Yeni bir ölüm haberinin yıkım olacağını onlar da biliyor. Fakat o ölüm haberi Melbourne’dan geliyor. Mücadelenin küreselliğini anlatmak isteyenlere, saldırının küreselliğini hatırlatır gibi. Yine 15’inde bir çocuk, yine polisler tarafından öldürülüyor.

Danimarka’da 62 yoldaşımız gözaltında. Meksika’da yoldaşlar polis merkezini patlatıyorlar dayanışma için. İtalya ve İspanya’da ilk kıvılcımları çakıyor isyanın. Eylemlerin yapıldığı şehirleri yazmak bile yorucu görünüyor. Ve sizden ricam, bunu Yunanistan isyanı olarak görmekten ve dayanışmaktan vazgeçmeniz. Yunanistan’da isyanı bir günde bastırabilirler. Ama ertesi gün Paris’te karşılaşacağınız, aynı isyandır. Bu isyan yüzyıl sürecek arkadaşlar. 99 yıl toprağın altına çekilse de 100. yıl yeniden çıkacak ortaya. Bu bizim isyanımız, dünyanın dört yanında yoldaşları ve düşmanları olanların isyanı. Biraz empati, dayanışmacı rolünü unutturacak ve ateşi, içinizdeki ateşi sokağa taşımanız gerektiğini farketmenize yetecek.

Tarihin en net çizgilerle ayrılan sınıfsal isyanı içinde olduğumuza inanıyorum. Dahası, tüketim toplumuna ve teknolojiye karşı bu kadar ciddi bir saldırının daha önce yaşanmamış olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, ihtiyarların ‘şiddet’ edebiyatı karşısında sabırlı olun. Onlar çok acı çektiler ve içleri katranla doldu. Nerede ışık görseler orayı çamurla sıvamaya kalkıyorlar. Bu sefer güneşi sıvamaya kalkıyorlar. Bizim onlardan naçizane farkımız, şiddetin sadece dinamik değil, kinetik de olabileceğini anlamış olmamız.

Yani bütün o doğrudan demokrasi alanları bir günde ortadan kaldırılabilirler. Bunu biliyoruz. Mesele şu ki bunlar bir hafta önce yoktu. Ve sesimize dünyanın dört bir yanından yankı gelmeseydi, isyan bu aşamaya bile gelemezdi.

Hepimiz gördük ki, 3-5 kişi değiliz. Yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz tarihsel noktanın önemi işte bu. Hayallerimizi gerçekleştirebilecek kadar çoğuz. Yeterki kıvılcım çaksın.

Derin bir nefes alın arkadaşlar. Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor.